MEŞ

Şehirler düşer, parmak uçlarında.

Yangınlar, yıkımlar…

Saklanmaya,

Sakınmaya aranırken her şey,

Bir gedik,kuytu,köşe…

Kim hala dağ gibi gözü pek ?

Meydanlarında kim direnir dersin ?

Düşe kalka, peş peşe,

Benden başka,

Ermeye biler inancını ?

Avuçlarındaki güneşe.

13

Reklamlar

GROGİ

Ben bu dünyanın ta…

İçinden geçtim.

Biraz upuslu, biraz…

Gizli kapaklı serseriydim.

Değmiyordu takmaya.

Belki kafaya sıkmaya,

Jilet çekmeye,

Boyna ip geçirmeye,

Aman kimse duymaya,

Ekmeğimi böldüm, bölüştürdüm.

Şekeri, kanla karıştırdım.

Hayatlar gördüm, sevdim…

Öldürdüm.

Ağladım, abartmadan.

Kederi çok da kabartmadan.

Çarşaflar dövüştürdüm,

Yastıklar barıştırdım.

Sığıntılar yatıştırdım.

Biliyordum,

Görmezden geliyordum.

İçten içe, içtenlikle,

Sağır değildim.

Sövüyordum.

Ama kendimi duyuyordum.

Anlatamıyordum.

Kuş yakaladım.

Bıraktım suya.

Tepetaklak olmak bu ya…

Yüzüyordu.

Serçe parmağımı kırdım.

Diyete sadakatten…

Üstünde bir yanık izi,

Geçen ki izmaritten.

Ufacık bir hatıra.

Bir de ateşlediği yangın,

Yazıldığı o son kaçık satıra.

13

ZAYİ

Sıkılır, sıyrılır,

Özünden satar, özünden sarkar,

Güne döner gece.

Gece itiraz !

Şafak tomurcuklar,

Sokulur, eğilip öpmeye,

Öteden vurgun, kızıldan kızıl…

Yolu yok ! Velhasıl,

Şafak infaz !

Aynen kalem gerinir.

Değer aksin aksine,

Uzar bir uçtan bir uca.

Kemik sesleri, acı esleri…

Açılır yaralar, kapanır yaralar…

Oluklarca mürekkep !

Yazılanın biri sihir,

Öteki zehir.

Devrolur vardiya.

Kokusuyla toprak kadeh…

Kadeh meylenir, söylenir.

Kaynar kelimeler, taşar,

Uçuşur oraya, buraya.

Kıyak küfürler çekimlenir,

Olanca zamana.

Kay devranı akar sona,

Sular, seller,

İsyancıl cümleler…

Yokuş yukarı, yerden göğe.

Uzatmaya mühleti,

Dilin çarkları harıl harıl…

Sokuldukça Tanrı’ya,

Tanrı’nın sükun sohbeti,

Aleni ölüm düeti.

13

Es

Gönlünce bir içki al,

Dilersen, sigaralıktan bir dal.

Gel ! Şöylece baş ucuma kurul,

Bir nebzecik, keyiften yorul.

Saçlarının yarısını, omzuma ser,

Tüm kışı, tek celsede, ateşe ver.

Çekiştir, dur beni, merak ağına,

Koşar adım gider gibi bilgi çağına.

Sorular sor bana, sevgilim,

Dilediğince, çözünsün dilim.

Ben kimim, ben neyim ?

Uçsuz evrenin, neresindeyim ?

En tatlı kenarını, cahiliyenin,

Sürelim namlusuna, kardelenin.

13

Z Raporu (Ç)

Ovalar, güz temalı toz bulutlarının istilası altındaydı. Harman katarlarının sesleri… Ağustos olmalıydı. Gerçeği her hal ü kârda tanırdık Ağustos’u. Z ceketinin yan ceplerinin birinden zerafet sızan bir kalem, gümüş bir hokka ve katlanmış şişkince bir kağıt parçası çıkardı. Kutlu ayinlere nispet eder gibi ilkin, elindeki katlı kağıdı, boşluktaki hacmini artırarak sakinlikle açtı ve içinde buncadır muhafaza ettiği çay ve karanfil tohumlarını kara benizli demliğin küçük çaplı öfke belki de sevinç yüklü denizine ekti. Tam da o anda, bunca reaksiyonun üstüne, karanfil güdümlü bir bardak çay içmenin, ezberimizdeki aromatik hissiyatı, ağızlarımızda eş zamanlı olarak aynı heyecanı uyandırırken bunu karşılıklı birer tebessümle aşikar ediyorduk. Ardından Z, fiyakalı kalemini yakasına bir biçimde tutturarak, gümüş hokkasına sarıldı. Ocağa doğru yaklaşıp, zerresine değin alevlere yâr edip yaktığı ruhunun küllerinden, yayvan bir taş parçası bularak,tuhaf bir eğlentiyle oyun oynar gibi hokkasına doldurmaya başladı. Yaptığına enine,boyuna anlam biçme uğraşım nafileydi. Oyunu sona erdikten sonra külle doldurduğu hokkasıyla beraber gelip, yine bir biriketten bozma oturağına kuruldu. Yüzünden,bütün bedenine,oradan toprağa ve havaya doğru önü alınamaz bir biçimde yayılan emsali güç bulunur keyfe, sinir bozucu bir yabancılık çeker gibi anlam veremez haldeydim. Öylesine usanç verici bu durum karşısında, tüm bir mevsim boyunca dizginlediğim dilsizliğimi daha fazla dayanamayarak sese boğdum. Sonra ilginçliğin katbekat ötesine yol alır derecede bir şey oldu. Bozguna uğrattığım sessizliğime karşı ayan beyan itici bir suskunlukla karşılaşacağımı düşünürken, sorduğum tek bir soru, çoğullaşmanın hükmüne boyun eğdi. Çünkü Z, suskunluğunu sanılır ki duvarlar, çelik kapılar ardına hapseden, kendisinin dahi sesinin bütün tonlarını unutmuş olabileceğine emin sayıldığım Z, sesini azad ederek, bireysel kanunlarının belki de en ketum olanını, fevriliğe kaçan bir sıradanlıkla haklamış, nihayetlere cenneti sunar gibi, evrensel bir festival başlatır gibi, onüç yıl önce, apansız sustuğu gibi, en çok da herkes gibi konuşmuştu.

-Ne yapıyorsun ?

+Sıfır kilometre, kalender meşrep, deliliğe çeyrek uzaklıkta, sakıncalı, harmonik bir ruh arıyorum.

-Niçin ?

+Çiğnenip tükürülen sakızdan farksız, sözde, doğru,yanlış; iyi,kötü;güzel,çirkin kavgalarına, esaslı sövgüler paylar gibi, tekil şahıslar camiasının birincisine tabi,hakikat stoklamaya odaklı,bir hayat için.

-Nereden bulacaksın ?

+Hakikati, en derişik haliyle sunmaya amade bu kalem ve hakikati, bir şahsiyet meselesi sayarak bundan bir an bile yüz çevirmek fikrine kapılmadan ev sahipliğine soyunmuş, bu esaslı hokkanın içinden.

-Nasıl ?

+Dünün,bugünün,yarının toplamıyla suret kazanan zamanı açlık çeken anlara bölerek, her anın sınırlarını sancılara boğmak üzere zorlar gibi son raddesine değin hakkını verircesine yazarak.

-Neyi bekliyorsun ?

+Hakikate ermek uğruna ateşin acı paklığına yürüyerek, nihayet ateşin paklığını giyinen küllerimden edineceğim ve varoluşa hakikatin izlerini bırakmak için sarf edeceğim saflığın jilet keskini mürekkebini elde etmeyi.

-Ne zaman ?

+Ekselansları Yüce Tanrı, geriye kalan lüzumsuz telaşlarını rafa kaldırıp,vicdani muhasebelerin en yücesiyle kanaat ederek, ağlamak cömertliğini gösterip, beni gözyaşlarıyla talihlendirmeye yeşil ışık yaktığında.

-Sen kimsin ?

+Zümrüd-ü Anka.

13

Z Raporu (Ü)

Esinti… Rüzgar en tatlı haliyle teğet geçiyordu bedenlerimizi. Serinlik… Bir nebzecik… Küfe yalpalandı. Kutsal sunağa postalanacak son bir şeylerin olup olmadığına bakmak için elini içeri uzattı Z. Yakasından tuttuğunu hızla çekip çıkardı. Küfe yan yattı. Yaka manşetleri,hakkından gelinmiş müsvedde kağıtlar gibi buruşan, moleküllerine değin hiçliğe şutlamak istediği bu son şey, biraz yemin tasından içtiği, ederimli etmedikleri ya da etmemli ettikleri, yaparımlı yapmayıp da yapmamlı yaptıkları, bir yığın fevri başkesenlik sıkmaları ve türevleriydi. Öte yandan, tutam tutam rastgele serpiştirilmiş romantizm, tevazu, melankoli, inayet, isyankarlık, aralıklarla daldığı şu kısa metrajlı inziva zırvalıkları ve sair de. Bunların tümünü tek celsede alevlere gömdü Z. Ruhundan soyunmuştu nihayet. Var iken yok,yokken var olmuştu. Çehresini kaplayan huzur,zirvesiydi. Aynı zamanda ateş de kendini tamamladığını, kendisinin de zirvelerini bayraklandırdığını anlatmaya çalışır gibi en başından beri üstüne konuşlandırdığımız, is maskaralı demlikten, yoğun buharlar çıkmasına vesile olmuş ve küçük bir ıslık dinletisi etrafımızı sarmaya başlamıştı.

13

Z Raporu (N)

Göğe erişme çabalarının durağanlığa saplanmasıyla,mecburi istikametleri artık kendi çaplarında salınmaktan öteye geçmeyen çiçekler, taç yapraklarında Temmuz’u ortalamışlardı. Küfesinde,çok da birşeyi kalmamıştı Z’nin. İptidai krematoryumun sıradaki kurbanı,su götürmez biçimde,insan kadar eski olandı. İstatistikleri göz önüne alınca,harlanma katsayısını göndere çekişi ve Z’nin ocağa sürmesiyle,diğer tüm ışık kaynaklarını,ocaktakine muazzam ölçüde parlaklık pileleyerek,gölgesine sepetleyişi,kudretine dair soru işaretlerini ahmaklaştırıyordu. Z,karşısında meşk ile dans eden şeytan gülünün sinesine,tanık olduğu en kalifiye yangını,huzurunda sanki kesim kesim bir put,yahut el,pençe divan durmaktan öteye geçemediği,İlah vergisi kalp kesiğini,tadımladığı andan itibaren ekseninde pervane olduğu aşkını, teslim etmişti. Fakat, benliğindeki ağır çekime rağmen,farkındalığını kamçılayarak,simbiyozundan bir çırpıda sıyrılmış,mantık ve vicdanıyla,sevda üzerine saliselik bir muhasebeye tutuşma gereği duymadan,esas uğraşına dönüp,küfesini karıştırmaya başlamıştı. Her ne denli gönül mevzusu üzerine o bilindik kısa ömürlü inzivalarından birine dalmadıysa da, elmacıklarında alenen,birkaç minnet kıvılcımı ışıldamıştı,Z’nin…

13